
MESELELERİMİZ...GARİPLİKLERİMİZ...
12 Haziran 2017 08:26:51
Yaz aylarında havanın ısınmasından mı bilmem, her yerde bir yamukluk gözüküyor. Bunca yamukluk arasında insan kendi aklından, halinden tavrından şüphe ediyor. Niye derseniz, her şey yamuk de sen mi düzgünsün diye özeleştiri yapmamak olmaz da ondan.
Aslında bu konularda söylenecek çok şey var. Neredeyse her alanda absürtlükler yaşanıyor. Örneğin ortalama bir televizyon izleyicisi, ekranda dişleriyle otobüs çeken adamın yaptığını başarı olarak görür. Cam bardakları çatur çutur yemek sanki bir marifetmiş gibi oturup ilgiyle, hayranlıkla izler. Bunlara öyle alışmışız ki bunları da hayatın olağan gerekleri olarak kabul ediyoruz.
Oysa kimileri trajik, kimileri grotesk gözüken bu uygulamaları, olayları mantık süzgecinden geçirdiğinizde bu işler tamamen bambaşka görünüyor. Sadece mantıksızlık da değil, neticeleri itibarıyla vatana millete zarar verme potansiyeli de taşıyor bunlar...
***
Mesela ulusal basında fındıkla ilgili haberler... Uluslararası Sert Kabuklu ve Kuru Meyveler Konseyi tarafından Türkiye'nin 2017 yılı kabuklu fındık rekoltesi 670 bin ton olarak açıklandı.
Oysa Bakan Faruk Çelik, artık herkesin kafasına göre rekolte belirlemeyeceğini, rekoltenin sadece bakanlık tarafından açıklanacağını ilan edince, 'Acaba fındıkta ulusal bir politika mı geliştirilecek' diye umuda kapılmıştık. Meğer durum tersiymiş.
Bakanın açıklamasının ardından Ziraat Odaları ve İhracatçı birlikleri rekolte çalışması yapmadı. Bunun yerine tee Hindistan'ın Chennei kentinde toplanan Uluslararası Sert Kabuklu ve Kuru Meyveler Konseyi Türkiye'nin 2017 yılı kabuklu fındık rekoltesini açıkladı. Bu durum, Cumhuriyetin ilk yıllarında oluşturulan Ulusal Fındık Politikası'nın son kırıntılarının da terk edildiği, fındık piyasasının yerel aktörlerin en ufak bir belirleyiciliğinin kalmadığını gösteriyor. Bundan sonra fındık üreticisi istediği fiyatı almak için ne kadar direnirse dirensin fayda etmeyecek demek ki!
Akla takılan sorulardan biri şu: Ekonomik bağımsızlık olmadan gerçek bağımsızlık mümkün müdür?
***
Malum-u aliniz mahdumlarımız, kerimelerimiz yaz tatiline çıktı, karnelerini aldı ama yarış devam ediyor. Ortaokul öğrencileri son sınıfta TEOG sınavı diye bir şeye giriyor ve lise düzeyi eğitimlerini hangi okulda sürdüreceklerine ilişkin bu sınavla karar veriliyor.
Görünüşte bir sıkıntı yok, fakat TEOG başarısı aynı zamanda eğitim gördüğü okullarda aldığı notlarla da ilgili. Notlar bir formül dahilinde başarı puanına katkı sağlıyor.
Soru şu: Kim TEOG'a etki eden notların tüm okullar arasında standart olarak verildiğini garanti edebilir. Bir öğretmenin eli bol, öbürü kıt ise bu fırsat eşitliğini zedeleyecektir. Kaldı ki, öğretmenler arasındaki rekabet, okullar arasındaki yarış, öğrencilerin notlarını abartmaya teşvik edecektir.
Ayrıca, nüfuzlu kişilerin, tanıdıkların çocuklarının arka mahalledeki Sarı Çizmeli Mehmet Emmi'nin çocuklarına oranla daha iyi notlar almayacağının mantıklı bir açıklaması varsa biri bana anlatsın. Çünkü malum havalar sıcak... Eğitim camiasında birlikte görev yapan öğretmenlerin, aynı veya başka okullarda çalışan arkadaşlarının çocuklarını avantajlı kılması doğal kabul edilebilir.
Yine de bu durumun gayri ahlaki olduğunu, gayri ahlaki bir durumu kabullenmenin yozlaşma dışında bir tarifi olamayacağını, bu konuların da denetlemeye ihtiyaç duyduğunu düşünmeden edemiyor insan. Akıl, hiç değilse standart bir sınavda, belli bir standardı olmayan etkenlerin belirleyici olmasının önüne geçmek gerekir diyor.
Değil mi ama?
***
Biraz şahsi der misiniz bilmem... Şu resmi toplantılarda konuşma yapanların konuşmalarında da kimi zaman kantarın topu kaçıyor.
Saygıdeğer büyüklerimiz konuşmaya başlarken (tahmini) dört dakikalık bir selamlama konuşması yapıyor, şükranlarını ifade ediyor filan... Sonra konu hakkında üç dakikalık bir görüş bildirme faslı başlıyor. Sonra emeği geçenlere yönelik ifadeler, başarı dilekleri ve veda bölümünden oluşan üç dakikalık bir bölüm geliyor.
Anlayacağınız on dakikalık bir konuşmanın yedi dakikası konuyla alakasız işlere ayrılıyor. Oysa ilk dört dakikalık konuşmada "Ey hazırun merhaba" dışında bir şey yok. Bunu uzun uzun ifade etmek yerine basitçe söylemek de aynı etkiyi yapabiliyor. Son üç dakikalık konuşma da 'Tebrik ederim, hoşçakalın' diye özetlenebilir. Böylece on dakikalık bir konuşma üç dakikada tamamlanabilir.
Bunun ne önemi var diyebilirsiniz... Ortalama bir toplantıda dört kişinin konuşmacı olarak bulunduğunu varsayarsanız, bunlardan en az birinin içinin toplantının konusu ile ilgili olarak abartılı bir coşkuyla dolu olduğunu düşünürseniz durumun vahameti ortaya çıkıyor. İster istemez ne kadar heyecan verici olursa olsun konuşmaları dinlemek zorlaşıyor. Salonda uğultular oluyor.
Sonuçta Doğu'da bir belediye başkanının cumhurbaşkanlığı senfoni orkestrası konserini 'Bizim memleket memleket olalı böyle zulüm görmedi' veciz ifadesiyle yorumlamasına benzer bir manzara ortaya çıkıyor.
Bu konulara dikkat etmek gerekmez mi?
ETİKETLER : Yazdır
Yorumlar
Diğer Yazıları





© degisimmedya.com
İletişim Bilgileri Künye İstek, Şikayetleriniz İçin Tıklayın Tüm hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz. Tel : 0 372 322 27 30
E-posta: info@degisimmedya.com


















