20 Kasım 2017 Pazartesi
İLETİŞİM
BİZE ULAŞIN
KÜNYE
Sitene Ekle
Kartvizit Rehber
Mobil Bölüm
Arşiv
2015 Seçim
Ana Sayfa Video Galeri Foto Galeri Yazarlar Tüm Haberler
SİYASET
AKÇAKOCA
EKONOMİ
GÜNDEM
ASAYİŞ
YAŞAM
SAĞLIK
MEDYA
KÜLTÜR
SPOR
EĞİTİM
SİVİL TOPLUM
 DİĞER
     
 
BİZ ESKİDEN…
BİZ ESKİDEN…
17 Mart 2016 09:00:51

Yazar : Hüseyin Aksakal
   
   
 
   
     
Yazı boyutunu büyütmek için       

İnsanların yaşı ilerledikçe eski, güzel ve acayip günler birer birer gelip kapısına dayanır. Bunun açıklaması muhtemelen ilk gençlik yıllarına duyulan özlem veya bugünün stresinden, yorgunluğundan kurtulmak ihtiyacını karşılamaya yönelik yarı bilinçli bir çabadır.

Çok eskiden, (1950-60’lı yıllar) Bugün herkesin “Muhtar Çakmağı” olarak bildiği gazyağı veya başka petrol ürünleriyle çalışan ilkel çakmak türü, sadece seçkin kişilerin kullanabildiği lüks bir araçtı. (Bakmayın –di’li geçmiş ifadeye, bunları şahsen yaşayan pek az artık. Bunlar büyüklerin anlatması) Geçtim muhtar çakmağından, Ereğli’nin köylerinde çoğu evde kibrit bulunmazdı. Yaz kış evin ocağında yanan (Ocağı tütmek deyimi buradan gelir) ateşi tutuşturmak için çakmaktaşı ve kav kullanılırdı.

Çakmaktaşı ve kav ile ateş yakmak hayli zahmetli olduğundan ateş söndüğü vakit, evin büyük anası kapıdan çıkarak komşuların hangisinin evinde ateş yandığını gözlemek için bacalar bakardı. Bacadan duman tüten en yakın komşuya gidilip, otlası (ucunda köz bulunan ufak bir odun parçası-isim belki farklı köylerde aynı olmayabilir) istenirdi.

Ateşi almaya giden kişi, köz sönmesin diye otlasıyı kaptığı gibi, bir koşu üfleye üfleye evine gider. Bununla kendi ateşini yakarmış. Kapıya otlası istemeye gelen komşuların geri çevrilmesi düşünülecek şey değildi.

Bugün hala misafirliğe gidilen evden erkenden kalkmak isteyenlere “Ateş almaya mı geldin?” diye sorulması bu yüzdendir.

***

Ereğli’nin köylerinde yaşayanların ekmeğini sanayi sektöründen kazanan tarım insanları olduğu çoğu kişi tarafından bilinir.

Eskiden, her ev sahip olduğu tüm arazileri karasabanla sürmek veya kazmayla kazmak suretiyle işlerdi. En yoksul sayılan evlerin altında insan gücü dışında yük taşımada kullanılan eşekler vardı. Biraz daha hallice olanlar katır edinirdi.

Bunlar yine de gerçek bir üretim gücü oluşturmaya yeterli değildi. Birleşik, nüfus olarak kalabalık aileler aynı zamanda bir çift öküz de beslerdi. (Veya belki de tam tersine, öküzler o aileyi beslerdi)

At sadece yük taşımada kullanışsız olan bu türü istihdam edecek kadar hali vakti yerinde olanların sahip olabileceği bir ayrıcalıktı. Bu yüzden ortalama bir köyde her yüz semere karşılık, iki tane eyer bulunurdu.

Bu emekçi hayvanlara sahip olmak insanların işini kolaylaştırıyordu zannedilmesin. Katırı yükleyen kişiler, çoğu zaman kendi sırtlarına da katırın bir dengi kadar yük alırdı.

Tarımsal üretimde hayvanların kullanımı, traktör tarımına uygun olmayan köylerde yakın zamana kadar sürdü.

Sonra patpatlar çıktı mertlik bozuldu.

***

Eskiden köylerde güvenlik, bugün kentlerde olduğu kadar önemli bir problemdi.

Eşkiyalık geleneği Batı Karadeniz Bölgesi’nde pek bulunmaz. Ancak dönemin koşullarında asker kaçaklarını yakalamak bugün olduğundan çok daha müşkül işmiş. Dahası özellikle 2. Mükellefiyet döneminde madenden kaçanların da yakalanması gerekiyormuş ki bu jandarmanın tek başına uğraşacağı bir iş olmadığından köylerde “korucu” (Ereğli ağzıyla ‘Gurcu’) bulunurmuş.

Korucular köyün yaşını başını almış insanları arasından gönüllülük esasına göre belirleniyordu. Bir kez seçildiğinde eski bir mavzer ve bir kartuş mermi bu gönüllüye muhtar tarafından zimmetlenirdi. Bu tüfek aynı zamanda korucunun itibar kaynağı olarak görülürdü. Zira köy yerinde tüfek namına en kelli felli alet o zamanlar eski, işlemeleri çift kırma tüfeklerdi.

Askerlik çağı gelenlerin bulunması, mahkeme ilamlarının muhataplarına ulaştırılması gibi işler de muhtarın astı ve sağ kolu sıfatıyla korucuya aitti. Kimi zaman da konjonktüre bağlı görevler de korucu tarafından ifa edilirdi.

Çocukluğumuzda (İlkokula yeni başladığım 1974 yılı, Birinci Milliyetçi Cephe Hükümeti döneminde) Kıbrıs barış harekatı yapıldı. Olası uçak saldırılarına karşı köylerde karartma uygulandı. Bu şu demek oluyor: gün biterken perdeleri sıkıca kapatıyorsunuz, evdeki gaz lambası, kandil ne varsa ışıkları söndürüyorsunuz. Böylece yukarıdan geçen uçakların ışıkları görmesinin önüne geçiliyordu.

Kıbrıs nire, Yunanistan nire, Ereğli nire demeyin. Çocuk aklımızla savaş halini hissediyor, gerçekten bir gece bizim de bombalanabileceğimizi düşünüyorduk!

İşte bu dönemde korucular geceleyin herkesin yatma saatinde köyde teftişe çıkar, hakikaten karartma uygulamasına uyulup uyulmadığını denetlerdi. Evden dışarı bir ışık sızdığını gördüklerinde bağırırlardı.

“Hane sahibi! Işığını söndür!”

Teftişlerini tamamlamalarının ardından da köyün mülki amiri olan muhtara gidip rapor verirlerdi… Muhtarın ertesi günü gelip “Hane sahibi”ni fırçalaması işten değildi. Çocuklar olarak korucudan da, muhtardan da korkardık.

Bugün silahların patladığı, bombaların düştüğü kentlerde yaşayan çocuklar kim bilir nasıl korkuyordur!

  Bu Yazı Toplam 373 Defa Okunmuştur

 Paylaş
 
 
YORUM EKLE
   
TAVSİYE ET

 Yorumlar ( 0 )

Henüz bir yorum yapılmamış

Hakkımızda
Yönetim Anlayışımız
Ortaklık Yapımız
Yönetim Kurulumuz
Tarihçemiz
Grubu Tanıyalım
Grup Firmaları
sanalbasin.com üyesidir

 

 

Sosyal ağlarda bizi takip edin.
İnternet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Değişim Medya'ya aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.
Tel : 0 372 322 27 30
0 372 322 27 31
0 372 322 27 32
Faks : 0 372 322 27 33
E-posta: info@degisimmedya.com